1996 yılında girilen Gümrük Birliği ile birlikte, İtalya ve Fransa gibi ülkelerde tekstil üretimi yapmak yerine, makineleri Türkiye’ye taşımak, daha avantajlı bir duruma gelmişti. Buralarda yıllardır üretim yapan pek çok tesis ve ikinci el tekstil makinesi, Türk treylerleriyle harıl harıl Türkiye’ye taşındı. Aldığı, sattığı, taşıdığı yeri bilen nakliyecinin tekstile aklı yattı. Uluslararası karayolu taşımacılığı yapan bazı nakliyeciler, kazandıklarıyla tekstil yatırımı yapmaya başladı. İnşaat ve arazi yatırımı dışında bir kısmı da bu furyadan önce turizme yönelmiş, irili ufaklı oteller yapmış, almış ve işletiyordu. Ancak geçen zaman içinde bu şirketlerin neredeyse tamamı, taşımacılık ve lojistik sektöründen çıktı.
Bölgemizde yaşanan savaşlar, ambargolar ve diğer krizlerden etkilenen Türkiye’nin uluslararası taşımacılık ve lojistik sektörü, bugün de dış etkilere açık bir şekilde varlığını sürdürmeye çalışıyor. Aynı süreçte ise Mısır, Türkiye’nin bir zamanlar AB’ye olan tekstil ihracatının yeni sahibi olmaya hazırlanıyor. Bunun da etkisiyle yerel bir Mısır taşımacılık sektörü de oluşmak üzere…
Mısır, bu süreçte Türkiye’nin deneyiminden yararlanır da taşımacılık ve lojistikten kazandığını kendi sektörüne yatırırsa, krizlere dayanıklı, yenilikçi ve vizyoner şirketler yaratabilir. Nitekim Türkiye’nin, -geride yıkılıp gitmiş onlarca büyük, isim sahibi şirketi kalmış olsa da- halen daha bu yolda yürümeye devam eden şirketleri bulunuyor. Ancak Mısırlı lojistikçiler, taşımacılıktan elde ettiğinin yeteri kadarını gelişime, yeniliğe, teknolojiye, nitelikli ve verimli ağ oluşturmaya yatırmazsa, mayınları temizlenmiş yollara gelecek güçlü ağ sahipleri, tabiri yerindeyse ‘ağa’lar olacaktır.
Mısır, Avrupa ile denizyolunu kullanarak yapılacak ticaret için Türkiye’den daha avantajlı bir durumda. Ancak tekstile girerken taşımacılık ve lojistik açısından Türkiye kadar hazır değil. Türkiye bu yola çıktığında en büyük pazar konumundaki Almanya’da ve -daha az sayıda da olsa- Fransa’da yaşayan, ilk teması oluşturmaya istekli, girişimci bir Türk nüfus vardı. Ülke içinde de tekstili destekleyen kumaş, iplik gibi temel malzemelerin yanı sıra her kalite sınıfında etiket, fermuar, çıtçıt gibi aparatlar üretilebiliyordu. Bu üretim çeşitliliği Türkiye’ye büyük avantaj sağlıyordu.
Lojistik açısından da Türkiye, önemli bir yol almış bir durumdaydı. Askılı tekstil, kayar perdeli römorklar, paletli kutulu yüklere özel treylerler ve elbette deneyimli şoförler vardı. Tekstile girince, sadece makinesine değil; ipliğine, kumaşına, boyasına da giriyorsun. İşin içine kimya girince, kimyasalın taşıması da ayrı bir kanaldan yürümek durumunda kalıyor. Bu kez Avrupalı; “Benim ülkemde araç kullanacaksan, şoförün de aracın da benim koyduğum kurallara uygun olacak. Bakalım ADR konvansiyonunu imzalamış mısın? Yoksa imzalayacaksın. Şoförlerin buna göre eğitim almış olacak. Yanıcı patlayıcı parlayıcı sınıfına giren bir mal taşıyorsan, bunun kurallarına uyacaksın,” derken Mısır’ın da işi kolay değil.
Türkiye bu yollardan kolay geçmedi. Kendi ülkesindeki uygulamaları da düzenleyen uluslararası bir konvansiyon olan ADR’yi imzaladı. Konvansiyonun gereklerine uygun şoförler yetiştirdi. Daha önce, şoförü yetiştirecek öğretmeni yetiştirmek için Almanya’ya gönderdi. UND bünyesinde okul açıldı. Özel olarak ADR sınıfı ehliyetler dağıtıldı. Bu yollardan geçilirken sektöre öncülük edenler de yol yordam biliyordu ve süreci iyi yönettiler.
Dönemin hızlı taşımacıları olan Avusturya, Macaristan, Yugoslavya plakalı araçlar, ardı sıra Bulgar ve Romen araçları, bu taşımaları ‘dönüş yükü’ olarak ucuza taşımaya hazırdı. Bunun için de ayrı bir mücadele sergileyen UND yönetimi ve Ulaştırma Bakanlığı epey yol katetti.
Bilgi birikti, araçlar çoğaldı yenilendi, tesisler yapıldı, depolar açıldı. Depolarda konveyörler, askıları adeta havalarda uçuran, dizen, katlayan, paketleyen, yükleyen sistemler kuruldu. Avrupa’da depolar, üretimin son dokunuşlarını yapan tesisler oluşturuldu. Buralarda etiketler, ütüler yapıldı. Ürünleri, lojistik maliyetleri azaltmak için katlanıp kutulanmış halinden çıkartıp, mağaza vitrinlerine asılacak hale getirme işlemleri, bu mağazaların neredeyse dibinde yapıldı. Üstelik bunları yapanların da büyük bölümü lojistikçilerdi. Bu ‘hikaye’lere UND’nin Sesi Dergisi’nin eski sayılarında rastlamak mümkündür.
‘Mısır-Mısır’ derken, bu iş o kadar da kolay değil. Türkiye’nin tekstilcileri bir başarı hikayesi yazarken yanlarında Türkiye’nin lojistikçileri vardı. Mısır’da bu hikaye nasıl yazılacak izlemekte yarar var. Kim bilir, Türk lojistikçileri Türkiye’nin farklı alanlardaki başarı öykülerinin arkasındaki gizli kahramanlar olarak, belki de Mısır’da yazılacak ikinci bir Türk tekstil ve hazır giyim başarı öyküsünün de kahramanları olacaktır…
İlker ALTUN
[email protected]
Kargohaber Dergisi (Sayı:324)






























Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.